Yazar arşivi Erdoğan KARA

ileErdoğan KARA

Batı’nın ‘Yardım’ Tanımı Kolonyalizmin Ürünü

Geçen hafta yayınlanan 2018 Küresel İnsani Yardım Raporu’na göre 2017 yılında Türkiye milli gelire oran bakımından ve miktar olarak dünyada en fazla insani yardım yapan ülke oldu. Bu gerçek raporda peşinen kabul ediliyor. Geçen yıllarda da Türkiye’nin yardımlarına şerh düşülmekle birlikte, bu durum ülke olarak Türkiye’nin sıralamasını etkilememişti. Bu yıl ise Türkiye gerçek sıralamaya dâhil edilmedi. Diğer taraftan yine aynı rapora göre, Türkiye 2017 yılında dünyada en fazla insani yardım alan ilk 10 ülke arasında yer almış. Kısacası Türkiye bir taraftan “en fazla insani yardım yapan ülke” olmaktan çıkarılmış, ama diğer taraftan “en fazla insani yardım alan ülkeler” arasında sayılmaya başlanmış. AB kaynaklı gelişmelere bakıldığında, önümüzdeki yıllarda Türkiye’nin dünyada en fazla insani yardım alan ülke olması bile ihtimal dâhilinde görülüyor.

Siyasi mülahazalar bir tarafa, bu durum büyük ölçüde artık zamanın şartlarına ve ihtiyaçlarına karşılık gelmeyen eskimiş raporlama içeriğinden kaynaklanıyor. Dünyada insani yardımlar temel olarak OECD Kalkınma Yardımları Komitesi DAC CRS ile Birleşmiş Milletler (BM) OCHA FTS sistemine raporlanıyor. DAC Raporlama Yönergesi’nde gelişmekte olan ülkelerde sığınmacılara yönelik yardımlar insani yardım olarak sayılıyor. Türkiye gelişmekte olan bir ülke olduğu için, Türkiye’deki Suriyelilere ve diğer sığınmacılara yönelik ikili ve çok taraflı donörler (bağışçılar) tarafından yapılan yardımlar, Türkiye’nin hanesine “insani yardım” olarak raporlanıyor. Ancak yine aynı ifadeye dayanarak, Türkiye’nin kendi topraklarında barındırdığı Suriyelilere yönelik yardımlarını “insani yardım” olarak raporlaması ise kabul edilmiyor. Temel itiraz noktası, insani yardımların (ülke içi sığınmacı yardımı değil de) sınır aşırı olması gerektiği savı üzerine kurulmaktadır. [1]

Sorun insani yardım tanımında

“Ben ve öteki” çağrışımı yapan bu tanımın bizatihi kendisinin kolonyalizmin bir ürünü olduğunu iddia etmek mümkün. Kısacası, dayanağı zayıf ve eskimiş raporlama yöntemlerine dayanarak, bir başka ülkeye ve halka yönelik yardımları, Türkiye’nin alıcı olarak üstlenmesi beklenmemeli. Çünkü bu yardımlar “X” gelişmekte olan ülkesinde “Y” ülkesinden gelen sığınmacıların barındığı küçük bir kampa yönelik değil. Söz konusu olan 3,5 milyondan fazla insan ve bu insan topluluğuna yönelik yardımlar. Dünyada nüfusu 3,5 milyon civarında ve altında olan onlarca ülke bulunuyor. Dolayısıyla Türkiye’deki Suriyeliler oldukça özgün bir duruma karşılık geliyor. Zaten bahse konu raporda ve diğer benzer çalışmalarda, sığınmacılarla bağlantılı olarak, Türkiye’nin dünya haritasında “insani kriz” rengiyle renklendirilmiş olması, ülkemizdeki Suriyelilere yönelik yardımların “dışardan” ya da “içerden” diye ayırt edilmeden, “insani yardım” olarak sayılması gerektiğini gösteriyor.

Kısacası, bu şekilde, “Ben senin topraklarındaki Suriyelilere yardımlarımı insani yardım olarak kabul ederim; ama aynı topraklarda aynı insanlara yönelik senin yaptığın yardımları etmem” gibi bir keyfiyet de ortaya çıkıyor. Yine aslında “Ben sana gelişmekte olan ülke muamelesi yaparım; ama sen kendine gelişmekte olan ülke muamelesi yapamazsın” da denmiş oluyor. Yani Türkiye Suriyelilere yönelik yardımlarını “insani yardım” olarak raporlamak istediğinde, “Bu yardımlar insani yardım değil, sığınmacılara yönelik yardımdır” deniliyor. Bu şekilde Türkiye, “gelişmekte olan ülke” değil, “donör” olarak kabul ediliyor. Buna mukabil, diğer donörlerin Türkiye’de barınan Suriyelilere yönelik yardımları ise “insani yardım” olarak raporlanabiliyor. Bu sefer de Türkiye “donör” değil “gelişmekte olan ülke” kategorisinde değerlendirilmiş oluyor.

Bugün Türkiye’nin dünyada en fazla insani yardım alan ülkeler arasında yer almaya başlaması, “insani yardım” tanımının Türkiye bakımından doğurduğu bir başka ilginç, aslında oldukça tuhaf durumdur. Tanıma istinaden, ikili ve çok taraflı donörlerin Türkiye’deki sığınmacılara ve hatta Suriye içine yönelik yardımları, Türkiye’nin hanesine yazılan yardımlar olarak raporlanıyor. Bir başka ifadeyle bu yardımlar Suriyelilere değil de sanki Türkiye’ye yapılmış yardımlar olarak sayılıyor. Neticede büyük ölçüde bu raporlamanın bir sonucu olarak, 2017 yılında Türkiye’ye yönelik insani yardım miktarı bir önceki yıla göre yüzde 197 artış ile 604 milyon ABD dolarından 911 milyon ABD dolarına çıkmış. Bunun sonucu olarak Türkiye en fazla insani yardım alan ilk 10 ülke arasında 6. sırada yer almış.

Bu noktada Türkiye’ye yardım olarak raporlanan Suriyelilere yardım kalemlerini incelemekte fayda var. DAC Raporlama Sistemi’nde insani yardımlar brüt harcamalar (gross disbursements) ve taahhütler (commitments) bazında iki farklı şekilde raporlanıyor. Sistemde insani yardımlara ilişkin son güncel veri kaydı 2016 yılına ait. Türkiye’ye yönelik yardımlar kapsamında, brüt harcamalar altında toplam 98 ve taahhütler başlığı altında ise toplam 88 proje girişi yapılmış. Taahhütler kapsamında, örneğin tek başına Finlandiya tarafından Türkiye’deki sığınmacılar için AB Mali Yardım Programı’na 284 milyon avro aktarılacağı belirtilmiş.

2016 yılında Türkiye’ye yönelik insani yardım yapan iki taraflı donörler arasında Almanya, ABD, Avusturya, Belçika, Çek Cumhuriyeti, Danimarka, Finlandiya, Fransa, İngiltere, İrlanda, İspanya, İsveç, İsviçre, İtalya, Japonya, Lüksemburg, Norveç, Polonya, Slovenya ve Yunanistan yer alıyor. 2016 yılında 44 proje sivil toplum kuruluşları işbirliğiyle, 32 proje çok taraflı kuruluşlar üzerinden, 19 proje kamu sektörü işbirliğiyle ve 2 proje de özel sektör işbirliğiyle gerçekleştirilmiş; 1 proje ise belirtilmeyen bir kanalla hayata geçirilmiş. Bu yardımların önemli bir kısmı Avrupa Birliği (AB) ve BM kuruluşları başta olmak üzere, uluslararası kuruluşların Türkiye’deki sığınmacılar için oluşturdukları mali yardım programları, fon ve havuz sistemlerine yapılan katkılardan oluşuyor.

Gerçekleştirilen projeler ve fon destekleri

2016 yılında gerçekleştirilen diğer müstakil projeler ile fon destekleri arasında ise şunlar yer alıyor: Türkiye’de gönüllü Suriyeli öğretmenlerin desteklenmesi, Suriyeli sığınmacılara mesleki eğitim yoluyla iş edindirilmesi, muhtelif eğitim programları, nakdi yardım (Almanya), OCHA ERF Fonu’na katkı (Belçika), göç ve insani konularda AFAD’ın desteklenmesi (Çek Cumhuriyeti), OCHA insani yardım fonunun desteklenmesi (Danimarka), İzmir’deki Suriyeli gençlere eğitim merkezi kurulması, İstanbul’da 20 bin çocuk ve 5 bin kadın ile İzmir’de 4 bin çocuk ve 15 bin kadın sığınmacı için acil tıbbi ve sosyal destek sağlanması (Fransa), UNICEF RRRS Planı’na destek (Hollanda), Suriye ve çevre ülkelerde ulaşılması zor alanlara insani yardım götürülmesi, Suriye’de ve bölgede çatışmalardan etkilenen insanlara acil insani yardım sağlanması (İngiltere), sığınmacıların ihtiyaçlarının sürdürülebilir bir şekilde karşılanması için yerel sivil toplum kapasitesinin güçlendirilmesi, kamp dışı Suriyelilere yönelik koruma ve yardım programı (İsviçre), Mardin’de kamp dışı Suriyeli sığınmacılara kış döneminde ihtiyaç duyacakları teçhizat yardımının yapılması (İspanya), “El-Bayti” isimli bir proje kapsamında Türkiye’deki Suriyeli kadın mültecilere yönelik sosyal merkezler açılması (İtalya), kırılgan Suriyeli nüfusa gıda yardımı yapılması, kuzey Suriye’de barınak ve temel geçim malzemeleri temini, Toplum Merkezleri’nde barınanlara çeviri ve taşımacılık desteği sağlanması (Japonya), UNHCR RRRS Planı’na destek, Türkiye’deki Suriyeli sığınmacılara sağlık hizmeti sağlanması ve kamplara yönelik yardım yapılması (Norveç). [2]

Türkiye farklı yardım modaliteleri üzerinden de insani yardım alıcısı ülke olarak tebarüz ediyor. Mesela, dünyada büyük ölçüde mülteci kriziyle bağlantılı bir şekilde acil insani ihtiyaçların artmasına paralel olarak, özel donörler (bireyler, topluluklar, vakıflar, dernekler, şirketler) tarafından yapılan yardım miktarı da artıyor. Bu kapsamda Türkiye’ye mesela 2016 yılında, bölgesindeki diğer ülkelerle birlikte toplam 71 milyon ABD doları tutarında bir kaynak girişi olmuş. Bu miktar, mülteci krizi için oluşturulan uluslararası insani fonun yaklaşık olarak yüzde 13’üne tekabül ediyor.

Diğer taraftan, raporda Türkiye’nin alıcı ülke profili de şu şekilde ortaya konuluyor: 2017 yılında 134 ülkede insani yardıma ihtiyaç duyan 201 milyon insanın beşte birinin Yemen, Suriye ve Türkiye’de bulunduğu belirtiliyor. Buna göre Etiyopya, Irak, Nijerya, Sudan, Güney Sudan, Afganistan, Somali, Çad ve Mali ihtiyaç bakımından Türkiye’den sonra geliyor. Türkiye’de insani yardıma ihtiyaç duyan kişi sayısı ise 12,8 milyon olarak veriliyor. Bunun kaynağı olarak sığınmacılar ve çatışma gösterilirken Türkiye’nin 3,5 milyon sığınmacıyla dünyada en fazla sığınmacıya ev sahipliği yapan ülke olduğu belirtiliyor. Fakat Türkiye’de insani yardıma ihtiyaç duyan toplam kişi sayısından Suriyeli sığınmacıları çıkardığımızda geriye kalan 9,3 milyon kişinin kim olduğu ise açıklanmıyor. Bu durum rapora yönelik bir başka ciddi itiraz olarak ortaya çıkıyor. Raporda açıklanmaya muhtaç bir diğer konu ise Türkiye’ye yapılan yardımların (yüzde 6 olan genel ortalamaya karşı yüzde 62 ile) en fazla bankacılık sektörüne yönelik olduğunun belirtilmesi. Ancak bunun ne olduğuna ilişkin açıklama mevcut değil.

Raporlama yöntemi Türkiye açısından ciddi sonuçlar doğuruyor

Türkiye’nin insani yardım alıcısı ülke olması bu yazının temel konusu değil. Zira bu durum, ikili donörler, çok taraflı donörler, AB Fonları, özel donörler ve STK’lar tarafından yapılan yardımların -ki bu yardımlardan kastın büyük ölçüde Suriyelilere yönelik yardımlar olduğunu belirtilmişti– detaylı olarak incelenmesini gerektiriyor. Ancak 2017 yılında Türkiye’nin en fazla insani yardım alan ilk 10 ülke arasında yer alıyor olması düşündürücü. Türkiye’ye yapılan yardımlar ne için yapılmıştır? Türkiye bir afet mi yaşamıştır? Bu haklı soruların cevabı Türkiye’nin kendisiyle ilgili bir duruma/ihtiyaca karşılık gelmiyor. Hatta İngiltere ve Japonya örneğinde görüleceği üzere, Suriye içine yönelik yardımların bile Türkiye’ye yardım olarak kaydedilmiş. Bu durum, raporlama konusuna dikkat çekmeyi gerektiriyor ki bu yazının temel amacı da bunu yapmak.

Elbette böyle bir raporlamanın Türkiye açısından bazı ciddi sonuçlar doğurduğunu söylemek mümkün. Mesela Türkiye’nin yanında en fazla insani yardım alan ülkeler sırasıyla Suriye, Yemen, Irak, Filistin ve Güney Sudan. Bu ülkeler iç çatışma, vekâlet savaşı, terörizm, kırılganlık, çökmüş ve bölünmüş devlet yapıları, fakirlik, yerinden edilmiş insanlar, mülteciler ve göç gibi konularla birlikte anılıyor. Dolayısıyla tersinden bir okumayla, bugün en fazla yardım almanın, aynı zamanda böyle bir ülke olmak anlamına da geldiğini söylemek mümkün. Bunun da Türkiye’nin imajından derecelendirilmesine kadar dolaylı etkilerinin olması muhtemel.

Yukarıda, 2016 yılında Türkiye’deki Suriyelilere yönelik yapılan, ancak Türkiye’ye yardım olarak raporlanan proje bilgilerine yer verilmişti. Bu kapsamda, proje bazında Türkiye’ye yönelik iki taraflı insani yardımların sadece yüzde 19’ununun kamu sektörü üzerinden gerçekleştirildiği görülüyor. İnsani yardımlar, doğası gereği -tarafsızlık ve bağımsızlık ilkelerinden dolayı- sivil yönü ağır basan yardımlardır. Bu bakımdan, sivil toplum örgütleri üzerinden gerçekleştirilmeleri doğaldır. Diğer taraftan Türkiye, Batılı ülkelerin seçici yaklaşımlarının tersine, “açık kapı” politikası uygulayarak, topraklarında barındırdığı 3,5 milyon Suriyeliye eşit mesafede olduğunu en başından göstermiştir. Kısacası Türkiye tarafsızdır. Bu bakımdan, diğer ülke ve kuruluşlar tarafından Türkiye’deki Suriyelilere yapılan yardımlarda kamu sektörüyle işbirliği ve koordinasyona daha fazla ağırlık verilmesi, yardımların etkinliği açısından yerinde olacaktır. Diğer taraftan, yardımların büyük ölçüde kamu kanalı dışındaki yollarla yapılması, bu yardımların (belki Türk hükümetinin bilgisi dahi olmadan) doğrudan Suriyelilere yapıldığını gösteren bir başka ilginç bilgiyi oluşturmaktadır.

Özetle, büyük ölçüde raporlamanın bir sonucu olarak Türkiye örneğinde, bir ülke aynı anda “en fazla yardım yapan ülke” ve “en fazla yardım alan ülke” bağlamında “en” sıralamasına muhtemelen ilk defa girmiştir. Ancak son kertede, Türkiye raporlama gereklilikleri gerekçe gösterilerek şerh ve açıklama yoluyla “en fazla yardım yapan ülke” olarak sayılmamıştır. Geçen yıllarda da Türkiye’nin yardımlarına şerh düşülmekle birlikte, bu durum ülke olarak Türkiye’nin gerçek sıralamasını etkilememekteydi. Genel olarak insani yardım raporlamasından kaynaklanan sorunların yanı sıra, Küresel İnsani Yardım Raporu’nda kullanılan karmaşık ve standart olmayan metodoloji sonucunda, geçen yıllardan farklı olarak Türkiye’nin gerçek sıralamaya dahil edilmemesi objektif bir tutum değildir.

Sonuç olarak, bu durumu Türkiye’nin tolere etmesi beklenmemeli. Çünkü Türkiye bir taraftan hizmet kalemlerinin çokluğundan dolayı neredeyse maliyetlendirilmesi mümkün olmayan düzeyde yardım yapıyor. Ama bu yardımlar insani yardım olarak kabul edilmiyor. Bu noktada, Türkiye’nin insani yardım konusunda yükselen profili yok sayılıyor. Diğer taraftan ise birçok gelişmiş ülkenin Türkiye’de barınan Suriyelilere yönelik yardımları Türkiye’ye yardım olarak raporlanıyor. Bu da Türkiye’nin “alıcı ülke” profilinin yükselmesi anlamına geliyor. Bu durum çok ironiktir. Çünkü bu şekilde Türkiye, devasa insani yardımları yok sayılan ve bunun sonucunda neredeyse hiç insani yardım yapmayan, ama çok yardım alan bir ülke konumuna sokuluyor. Dolayısıyla, bu yazının konusu olan raporlama yöntemleriyle bağlantılı olarak işe en baştan, tanımlardan başlamak gerektiği ortaya çıkıyor.

[1] https://www.aa.com.tr/tr/analiz-haber/batinin-carpik-yardim-tanimi-turkiyeyi-gormezden-geliyor/1181214

[2] https://stats.oecd.org/Index.aspx?DataSetCode=CRS1

____________________________________________________________________________________

Nurçin YILDIZ DUMAN

[Nurçin Yıldız Duman kalkınma yardımları ve insani yardımlar esas olmak üzere, uluslararası ilişkiler alanında akademik çalışmalarına devam etmektedir]

ileErdoğan KARA

Batı’nın Yardım Tanımı Türkiye’yi Görmezden Geliyor

Dün yayınlanan 2018 Küresel İnsani Yardım Raporuna (KİYR) göre 2017 yılında Türkiye miktar olarak ve milli gelire oran bakımından dünyada en fazla insani yardım yapan ülke olmuştur. Ancak gerçek sıralamada Türkiye’ye yer verilmemiştir. Geçen yıllarda da Türkiye’nin yardımlarına şerh düşülmekle birlikte bu durum ülke olarak Türkiye’nin sıralamasını etkilememekteydi. Ancak 2018 Raporunda Türkiye’nin tamamen liste dışı bırakılması yaklaşımın siyasi bir arka planı olduğunu düşündürtmektedir.

Türkiye tarafından yardımların raporlanması OECD Kalkınma Yardımları Komitesi DAC’a yapılmaktadır. DAC tarafından Suriyelilere yönelik yardımlarımız insani yardım olarak kabul edilmektedir. Ancak insani yardım bakımından ülke sıralamasına, her yıl Development Initiative (Dev-Init) tarafından hazırlanan KİYR’de yer verilmektedir. Bu bakımdan bahsi geçen Raporun trend belirleyici bir özelliğinin olduğunu söylemek mümkündür.

2018 KİYR’e göre 2017 yılında Türkiye tarafından 8.07 Milyar ABD Doları insani yardım yapılmıştır. ABD tarafından yapılan yardım miktarı ise 6.68 milyar ABD Doları olmuştur. Bu böyle iken gerçek sıralamada Türkiye’ye yer verilmemiştir. Türkiye’nin hakkı olan birinciliği ise ikinci sırada yer alan ABD almıştır. Raporda ayrıca ABD’nin en büyük donör olmaya devam ettiği de belirtilmiştir. Raporda “milli gelire oran bakımından en fazla insani yardım yapan ülke” sıralamasına ise hiç yer verilmemiştir. Ancak bu konuda Türkiye’den silik bir şekilde “2016 yılı ile karşılaştırıldığında 2017 yılında milli gelire oran bakımından insani yardım miktarında önemli değişiklik” bağlamında bahsedilmiştir. Buna göre milli gelire oran bakımından Türkiye’nin yardımları % 0.69’dan % 0.85’e çıkmıştır. Bunun karşılığı ‘en cömert ülke’ ve/ya ‘milli gelire oran bakımından en fazla yardım yapan ülke’ olmakla birlikte, 2018 Raporunda bu ifadeye de yer verilmemiştir. Diğer taraftan Türkiye “en fazla yardım alan 10 ülke” listesinde 6.sırada yer almıştır. Buna ilişkin şema ve bilgiler ise oldukça görünür bir şekilde oluşturulmuştur. 

Bu oldukça ilginç, karmaşık ve standarttan uzak görünen ve aslında batı merkezli dünyanın artık sona erdiğini de gösteren hikâyeyi anlatmaya OECD DAC’ın insani yardım tanımını inceleyerek başlayabiliriz. Bu şekilde Türkiye’nin Suriyelilere yönelik yardımlarının insani yardım olarak sayılmasına ilişkin Dev-Init tarafından sergilenen olumsuz yaklaşımın arka planı da ortaya konulmuş olacaktır. Zira KİYR hazırlanırken OECD CRS ile BM OCHA FTS ve BM CERF veri tabanı kadar raporlama sistematiği de kullanılmaktadır.  

2017 yılından itibaren geçerli olan DAC Raporlama Yönergesinde “gelişmekte olan ülkelerde sığınmacılara yönelik yardımlar” insani yardım olarak sayılmaktadır. Daha önceki Yönergede ise “gelişmekte olan ülkelerde sığınmacılara yönelik yardımlar (insani yardım kalemine) dâhildir, fakat donör ülkenin kendi içindeki sığınmacılara yönelik yardımlar dâhil değildir” ifadesi yer almaktaydı. Yukarıda verdiğimiz tanım geleneksel batılı donörler merkeze alınarak oluşturulmuştur. Yani mesela Almanya’nın, gelişmekte olan bir ülke olarak Ürdün’de yaşayan sığınmacılara yönelik yardımları ‘insani yardım’ olarak sayılmaktadır. Ancak Almanya kendi ülkesindeki sığınmacılara yönelik yardımlarını insani yardım olarak değil, ‘sığınmacı yardımı’ olarak raporlamak durumundadır. Sığınmacı yardımları söz konusu olduğunda ise sadece ilk yıl yapılan harcamalar yardım olarak kabul edilmektedir.

Gelelim madalyonun Türkiye’nin olduğu diğer tarafına. Başlangıçta Suriyelilere yönelik yardımlarımız AFAD ile istişare halinde büyük ölçüde ‘sığınmacı’ yardımı olarak raporlanmıştır. Bu OECD DAC’tan alınan geri bildirimler doğrultusunda ve ayrıca Raporlama Yönergesinde tam olarak Suriyelilere karşılık gelecek şekilde sığınmacı yardımı şeklinde münhasır bir raporlama kategorisi bulunmasından kaynaklanmıştır. Bunun yanında Türkiye’nin yerleşik donör kimliğinin de raporlamaya yönelik tercihleri kendiliğinden etkilediğini ve yönlendirdiğini belirtmek gerekmektedir. Şöyle ki Türkiye donör kimliğine dayanarak 1992 yılından beri OECD DAC’a yardımlarını raporlamaktadır. Bu donör sıfatıyla bugüne kadar 25 bine yakın kalkınma projesi gerçekleştirilmiştir. Kalkınma sektöründe sergilenen bu başarıdan dolayı uluslararası camiada ülkemiz ‘yükselen donör’ olarak anılmaya başlanmıştır. Nihayetinde bu performansın bir sonucu olarak Türkiye birden fazla kere OECD DAC’a üye olmaya davet edilmiştir. Hatta “Türkiye yardımlarını zaten raporluyor, üyelik için en büyük şartı yerine getiriyor”, “Türkiye OECD üyesi ama DAC’a üye değil” gibi söylemlerle bunun mini bir baskı şeklini aldığını bile söylemek mümkündür. Neticede Türkiye’nin bu yüksek profilli donör kimliğinin bir sonucu olarak, Suriyelilere yönelik yardımlarımızın raporlanması donör perspektifiyle yapılmış ve bu yardımlar sığınmacı yardımı olarak raporlanmıştır. Ancak ilk yıllarda toplam yardım miktarımız yüksek olmadığı için bu durum Türkiye’nin durumunu ciddi olarak etkilememiştir.

Bu böyle iken ülkemizin Suriyelilere yönelik devasa boyutlardaki hizmet ve harcamalarının insani yardım olması gerektiği inancı ile konuyla ilgili çalışmalara kararlılıkla devam edilmiştir. Bunun sonucu olarak Suriyelilere yönelik yardımlarımızın raporlanması konusunda önümüzde ikinci bir alternatifin daha olduğu tespit edilmiştir. Bu ikinci alternatif ise ülkemizin (donör ülke olması yanında) aynı zamanda üst orta gelir grubunda yer alan gelişmekte olan ülke olmasıyla bağlantılıdır. Zira OECD DAC’ın Raporlama Yönergesinde gelişmekte olan ülkelerde sığınmacılara yönelik yardımların insani yardım kalemine dâhil olduğu belirtilmektedir. Burada gelişmekte olan ülke; donör ülke tarafından bu ülkelerdeki sığınmacılara yönelik yardımlar bağlamında ele alınmıştır. Türkiye ise aynı anda hem donör ve hem de gelişmekte olan ülke olarak ikili bir kimliğe sahiptir. Bu bakımdan Türkiye’nin oldukça ilginç bir şekilde ve kaza eseri olarak bu tanıma uyduğunu söylemek gerekmektedir. Bu bağlamda Türkiye’nin Suriyelilere yönelik yardımlarını insani yardım olarak raporlaması DAC nezdinde bir itirazla karşılaşmamış ve kabul edilmiştir.

Özet olarak DAC CRS sistemine Türkiye’nin Suriyelilere yönelik yardımlarını donör kimliğine dayanarak ‘sığınmacı’ yardımı ve gelişmekte olan ülke kimliğine dayanarak da ‘insani yardım’ olmak üzere iki şekilde raporlama seçeneği bulunmaktadır. Türkiye bu yardımlarını tamamen insani nedenlerle yapmaktadır. Bundan dolayı bu yardımların insani yardım olarak kabul edilmesi yönünde Türkiye’nin haklı bir beklenti içinde olması doğal karşılanmalıdır. Diğer taraftan yukarıda bahsedildiği üzere sığınmacı yardımlarında sadece ilk yıl yapılan harcamalar yardım olarak raporlanabilmektedir. Türkiye için böyle bir raporlama büyük bir kısıt olmanın çok ötesinde devasa yardımların yok sayılması sonucunu doğuracaktır. Mayıs 2018 itibarıyla sayıları 3.5 milyonu geçen ve her bakımdan desteğe muhtaç bir topluluğa yönelik yardımların tam olarak tespit edilmesi zaten mümkün değildir. Bu büyük ölçüde Suriyelilere yönelik onlarca hizmet kaleminin tespit edilmesi ve maliyetlendirilmesine ilişkin zorluktan kaynaklanmaktadır. Bunun yanında raporlamaya ilişkin birtakım teknik zorluklar da bulunmaktadır. Mesela bu insanlar kısa bir süre için geçici barınma merkezlerinde barındırılan küçük bir topluluk olmayıp oldukça hareketlidir. Buda harcamaların “ilk yıl” kıstasına uygun olarak tespit edilmesini zorlaştıran önemli bir faktördür. Türkiye topraklarında barınan Suriyelilerin ‘sığınmacı’ değil ‘geçici koruma’ statüsüne sahip olduğunu ise ayrıca göz önünde bulundurmak gerekmektedir.

Türkiye’nin yardımları sığınmacı yardımı mıdır yoksa insani yardım mıdır konusu elbette önemli bir tartışma konusudur. Bunun kadar önemli bir başka konu ise şudur. Gelişmiş batılı donör ülkelerin şartları ve ihtiyaçları doğrultusunda oluşturulan DAC CRS Raporlama Yönergesinde hâlihazırda Türkiye tarafından yapılan bu devasa yardımların tam olarak tanımı/karşılığı bulunmamaktadır. Türkiye Suriyelilere yönelik yardımlarını; geleneksel donörler için oluşturulan tanım içinde tesadüfen kendisine yer bulmak suretiyle ancak insani yardım olarak raporlayabilmektedir. Türkiye’nin resmi olarak DAC’a üye olmaya davet edildiğini göz önünde bulundurduğumuzda bu durumun Türkiye açısından bir sorun alanı olarak ortaya çıktığını söylememiz gerekmektedir. DAC’ın üyelik yelpazesini genişletme isteğini; Türkiye gibi ülkeleri kendi özgün şartları içinde kabul edeceği ve farklılıkları ayrıksı bir unsur olarak değil değişen dünyanın yeni yapı taşları olarak değerlendireceği yönünde bir niyet beyanı şeklinde okumak mümkündür. Kısacası bu durum DAC’ın Raporlama Yönergesinin, sadece insani yardım konusunda değil genel olarak kalkınma yardımları konusunda Türkiye ve benzer durumdaki ülkelerin kendi özgün şartlarını ve yardım modellerini yansıtacak şekilde, yeniden gözden geçirilmesini gerektirmektedir. Aynı şey BM OCHA için de geçerlidir.  

Bu noktada insani yardım konusunda Türkiye’nin özgün şartlarının ne olduğu ile ilgili bir fikir egzersizi yapmak faydalı olabilir. Herşeyden önce Türkiye komşularından kaynaklı yoğun insan hareketlerinden dolayı farklıdır. 1988 ve 1991 yıllarında Irak ordusundan kaçan binlerce Kuzey Iraklı Kürt Türkiye’nin sınırlarına yığılmıştır. Hâlihazırda Türkiye’de yaşayan Suriyelilerin sayısı ise 3.5 milyonu geçmiş durumdadır. Bu noktada 2018 KİYR’de Suriyelilere yönelik yardımlarımızın insani yardım olmaklığına ilişkin şerhi hatırlamakta fayda bulunmaktadır. Raporda birkaç yerde Türkiye’nin diğer ülkelerden farklı olarak ülkesi topraklarında barınan Suriyelilere yönelik harcamalarını insani yardım olarak raporladığı belirtilmektedir. Temel itiraz noktası insani yardımların (ülke içi sığınmacı yardımı değil de) sınır aşırı olması gerektiği savı üzerine kurulmaktadır. İnsani yardımlar konusunda ülkeler arasında karşılaştırılabilirliğin ancak bu şekilde sağlanacağı söylenmektedir. BM OCHA da sığınmacılara yönelik yardımı insani yardım olarak kabul etmemekte ve insani yardımın sınır aşırı olması gerektiğini düşünmektedir.

Peki Suriye’den Türkiye’ye yönelik kitlesel insan hareketleri raporlama yapan diğer ülkeler ile karşılaştırılabilirmidir ? Bu soru aslında Suriyelilere yönelik yardımlarımızın insani yardım olarak değil de sığınmacı yardımı olarak raporlanması durumunda karşılaştırılabilirlik sorununun yine ortaya çıkacağını göstermektedir. Hangi ülkede ne kadar Suriyeli sığınmacının yaşadığına ilişkin istatistik vermek bu yazının konusu olmamakla birlikte diğer donör ülkelerin topraklarına kabul ettiği Suriyeli sığınmacı sayısının hiçbir şekilde Türkiye ile karşılaştırılabilir olmadığı açıktır. Bunun yanında KİYR’de de ifade edildiği üzere sığınmacılara ev sahipliği yapan ülkelerde verilen desteklerin finansal değerini ölçmek için tek veya karşılaştırılabilir bir yol bulunmamaktadır.  (2016 KİYR, s.27.) Yukarıda bahsedildiği üzere insani yardımların sınır aşırı olması gerektiği konusunda BM OCHA da aynı yaklaşıma sahiptir. Bu durumun Türkiye’nin FTS veri tabanına raporlama yapmasının önünde motivasyon kırıcı önemli bir faktör olduğunu söylemek mümkündür.

Sonuç olarak; Dünya hızla değişmektedir. Çin büyük bir küresel güç olarak yükselmektedir. BRICS ülkeleri artık bir blok olarak adından söz ettirmeye başlamıştır. Bu gelişmelere paralel olarak batı dışındaki bu dünyanın kalkınma yardımları da her geçen gün artmaktadır. Öyle ki tek başına toplam 140 ülkede yılda 5000 proje gerçekleştiren Çin’in yardımları için artık “yardım imparatorluğu” ifadesi kullanılmaya başlanmıştır. Üstelik Çin bu alanda gerektiğinde diğer ülkeler ile ortak hareket edebilmekte ve mevcut sisteme yönelik itirazlarda bulunabilmektedir. Sonuç olarak jeopolitik ve jeoekonomik kaymaların yaşandığı dünyamız, kalkınma yardımları alanında da yeni okuma ve konum almaları gerektirmektedir. Bu noktada 1960’ların başında zenginler kulübü olarak adlandırılan DAC bloku merkeze alınarak oluşturulan yardım tanımlarının zamanın ihtiyaçlarıyla örtüşmediğini söylemek mümkündür. Bu durum BM OCHA’nın insani yardım tanımı için de geçerlidir. Bu bağlamda Dev-Init  tarafından kullanılan metodolojinin de gözden geçirilmesi gerekmektedir. Çünkü yardım verenler (donörler) ve yardım alanlardan müteşekkil dünya artık sona ermiştir. Aynen Türkiye gibi hem donör ve hem de üst orta gelir grubunda yer alan (gelişmekte olan) birçok ülke bulunmaktadır. Bu ülkeler özgün yardım modellerine sahiptirler ve çok büyük yardımlar yapmaktadırlar. Bu bağlamda mesela DAC; üyelik ve raporlama yoluyla bu ülkeleri farklı şekillerde bünyesine dâhil ederek veya yakın işbirliği kanalları kurarak yeni duruma kendisini adapte etmeye çalışmaktadır. Değişen dünyada kalkınma yardımları alanında meşru, etkin ve güçlü bir aktör olarak var olmaya devam etmenin yolu kapsayıcı olmaktan geçmektedir. Bu durum küresel bir veri tabanı olma iddiasındaki BM OCHA FTS raporlama sistemi ve halihazırda trend belirleme gücüne sahip KİYR için de aynen geçerlidir. Ancak gelişmekte olan ülkelerin kendi özgün durumları hesaba katılmadan ve değişmeyen yardım tanımlarıyla bu ne kadar mümkündür ?

ileErdoğan KARA

Dünya

Yoksulluk ve öksüzlük

Nasıl akraba birbirine

Yitiklik ve yetimlikte…

 

İhanet, cinayet, yalan ve isyan

Miras, ta Adem oğullarından…

 

Gözyaşları annemin,

Uğultu, gürültü ve karanlık ve sessizlik… boşluk…

 

Sonu bilinen arsızlık…

 

Anlat bana ey dünya;

Serin bir yerde, o dağın zirvesinde, sonsuz çölde ve o ağacın gölgesinde

Bir masal söyle;

Babamın duaları da olsun içinde

 

Bir var bir yokmuşuz de…

___________________________________________

İlker YILMAZ

ileErdoğan KARA

Nazarlık

Takdir bekler sadece

Böyle bir sevgi:

Karşılıksız, umut dolu, delice.

Yorulmadan ve zamana yenilmeden 

Tam bir nazarlık

Bıkmaz mı, usanmaz mı hiç?

Ey deli gönüllü!

Ey delice seven!

Nedir seni böylesine adayan?

Nedir sende bu bitmeyen tükenmeyen!

Dur bir,

Dur da soluklan.

Sonra devam edersin kaldığın yerden.

___________________________________________

Erdoğan KARA

ileErdoğan KARA

Has Yiğit

Şehid Ömer Halisdemir’e

  

Kınından çıkan kılıç,
Bir rüzgâr ötelerden…
Safını belli eden,
Şüheda ile aynı tastan şerbet içen,
Bu topraklardan bir arslan…
Niğde’den… 

Kavruk teni yüce yüreği ile bir yiğit,
İtaat eden,
Vatanı baş üstünde gören,
Helallik veren,
Vatan, toprak ve namus uğruna tetiği çeken,
Haini halleden yiğit… 

Son kaleyi vermeyen,
Sancağı düşürmeyen,
Can veren…
Yolu Cennet’e giden yiğit…
Has yiğit HALİSDEMİR

______________________________

İlker YILMAZ , 15 Temmuz Günleri

ileErdoğan KARA

Kıyıya Vuran İnsanlık

Bombalar yağarken üstüne
Habersiz
Çare aradın yokluğuna,
çaren yoktu çocuk.
Dediler belki bir deniz
bir kaçış
deniz yoktu çocuk.
Doldu kocaman bir umut küçücük yüreğine,
Çaren yoktu başka çocuk.
İktidar hırsına yenik bir esed,
Habil ve Kabil’den beri süren
çirkin, acımasız, vahşi savaşlar,
kazananı yok, kaybedeni umut,
kaybedeni insanlık.
Bir umut olursun belki barışa sen,
tam da kıyıya vururken insanlık.

_______________________________________________
Erdoğan KARA

ileErdoğan KARA

44

Zaman alevlerinin üstündeki sayı

Bir ömür feda edilecekse sayma

Ürkek iki dört nala

Ve kesmiyor artık gazete okumak

Dergi

Okumak

Benim Mardin’im de yok.

İnceldi iyiden iyiye teller

Bütün cevap anahtarları tek

Ne yeniden Leylalar yazabilirim

Ne de okuyabilirim eski Mecnunları

Artık zaten kendini çok beğenmiş kaldırımlar var

Kaldırımlar yolların üstünde insanlar

Taş, beton, soğuk, ıslak ve dört köşe

Dört dörtlük

Yazıyla da kırkdört yazısız da dörtdört

Bir başka deyişle

Hayatın özeti

44

ileErdoğan KARA

HALK MODASI GİY YAKIŞTIR İLE EKRANA TAŞINIYOR

Başarılı oyuncu Fatma Kocacık’ın sunumuyla ekrana gelen Giy Yakıştır uygun fiyataşık giyinmenin yollarını eğlenceli yarışmalarla gösteriyor. Modayı ve şık giyinmenin püf noktalarını evlerinden takip etmek isteyenlerin severek izleyeceği Giy Yakıştır her hafta farklı yarışmacılarla ekrandaki yerini alıyor.

Bu yarışmada yarışmacı da, jüri de halktan oluşuyor… Genç oyuncu Fatma Kocacık, halkın içine karışıp yarışmacı ve jüri üyelerini buluyor. Anne-kız, iki arkadaş,abla-kardeş… Fatma Kocacık alış-verişe çıkmış ikilileri bulup onlarıbirbirlerine rakip ediyor. Yarışmacılar kendilerine verilen para ve zamanda mağaza mağaza onlarca kıyafet ve takının içinden dolaşıp en güzel kıyafeti bulup, halktan oluşan jüri karşısında birinci olabilmek için ter döküyorlar. Çok para ödemeden şık olmanın yollarını arayan yarışmacılar çarşı pazar dolaşarak kendi kombinlerini oluşturuyor. Jüri ise kıyafetleri üzerine en çok yakıştıranıoy birliği ile seçiyor. Jürinin beğenisini kazanan yarışmacı ise haftanın birincisi olup ödülün sahibi oluyor.

Yarışmacılar kıyafetlerini seçerken Fatma Kocacık ise izleyiciler için semt pazarlarını dolaşıyor. Bakırköy, Beylikdüzü, Fatih gibi İstanbul genelinde bilinen ve belli günlerde kurulan pazarları adım adım gezip tezgâhlarda gördüğü kıyafetlerin fiyatlarını öğrenip izleyicilere aktarıyot. Farklı kombinler, renkli kıyafetler, ışıl ışıl takılar Giy Yakıştır ile ekrana taşınıyor.

Halkın içinden modanın nabzının attığı Giy Yakıştır her Cuma 12:45’te Kanal 7’de…

ileErdoğan KARA

İÇİMDEN KUŞLAR GÖÇÜYOR – İNCİ ARAL

“Acıyan bir yerlerim olup olmadığını anlamak ister gibi yokluyorum içimi. Kendimi anlamak, tanımak istiyorum. Kendimi yazmak istiyorum ölmeden önce. Yazacaklarım içtenlikten uzak olmasın istiyorum, yapaylığın yanından bile geçmesin, ama saf ve duru olsun. Benim yaşamımı doğru yalanlarla, görmediğim yerler ve düşlerle birlikte içinde taşıyan hiç bilmediğim bir serüven olsun.”

Kırmızı Kedi edebiyatımızın önemli isimlerinden İnci Aral’ın bütün eserlerini yayımlamaya İçimden Kuşlar Göçüyor ’la devam ediyor. Son derece içten bir dille kaleme alınmış, otobiyografik öğeler de barındıran bu roman, ilerleyen yaşın getirdiği ruhsal değişimlerden kadınlık hallerine, cinsellikten yazarlığa çok çeşitli konuları hiçbir ayrıntıyı sakınmadan eşine az rastlanır, hatta yer yer acımasız bir samimiyetle ele alıyor. Yazar geçmişiyle, kadın-erkek ilişkileriyle, değişen bedeniyle hesaplaşırken, geçmiş yıllara özlem duymak yerine, ufukta beliren bu yeni dönemi, önceki deneyimlerinin ışığında olgunlukla karşılayacağının işaretini veriyor.

ileErdoğan KARA

Popüler Edebiyat Nedir, Ne Değildir?

Edebiyatımızın önde gelen dergilerinden Notos’un, Haziran-Temmuz, 34. sayısının kapak konusu, Popüler edebiyat nedir, ne değildir? başlığını taşıyor. Notos bu kez, okurların ve edebiyat dünyasının sürekli tartıştığı, ama kapsamlı bir karşılık veremediği bir konuyu gündeme getiriyor. Popüler edebiyat. Bir de nitelikli edebiyat var. Ya da edebiyat dendiğinde yalnızca nitelikli edebiyat mı anlaşılıyor? Bu arada çok satmak, piyasa, popüler kültür… Edebiyat dünyamızın bu nitelikli tartışmalar içinden çıkarak kendi yolunu bulacağını düşünüyor Notos. Dosyanın yazarları Enis Batur, A. Ömer Türkeş, Murat Gülsoy, Umberto Eco, Oylum Yılmaz, Erdinç Akkoyunlu, Semih Gümüş. Çoksatan kitapların nasıl seçildiği, bir kitabın niçin çok satıldığı, popüler edebiyat ile nitelikli edebiyat ayrımının ne olduğu, yaptıkları seçimleri hangi kaygıların etkilediği gibi soruları dört yayınevinin yönetici ve editörlerinden Deniz Yüce Başarır, Şenol Erdoğan, Özkan Özdem, Ayşe Tuba Ayman yanıtlıyor. Çizer Ethem Onur Bilgiç’in desenleri de dosyaya renk katıyor.

Notos’un her sayısının en çok ilgi gören bölümleri arasında bulunan söyleşilerinde  bu sayı iki önemli söyleşi var. İlki, hayatı edebiyat, edebiyatı da hayat üstünden okuyan yazar Nurdan Gürbilek ile. Okurlarının vicdanlı gazeteci olarak tanımladığı Umur Talu ile de her satırında gazetecilik dersi bulunan ikinci bir söyleşi daha var.

Günlerin Getirdiği bölümünde Adnan Özer, Juan Rulfo’nun Pedro Páramo adlı romanı ve yazarın mahrem serüvenini inceliyor.

Notos’un bu sayısında Şavkar Altınel, Buket Uzuner, Özge Baykan, Duygu Bayar Ekren ve Metin Yeğin en sevdiği şehirleri anlatıyor.

 

 

Notos Haziran-Temmuz 2012, 34 • 10 TL • 19,5*27cm 144 sayfa 90 gr birinci hamur kâğıda basılı

 

NOTOS

NOTOS KİTAP YAYINEVİ

info@notoskitap.com Tel 212 243 49 07 – Faks 212 252 38 05

ileErdoğan KARA

Ömrünüzce dinlediğiniz müziği yeniden gözden geçireceksiniz!

Kraliyet madalyalı genç piyanist Peter Jablonski 3 Mart’ta CRR’de!

“Vahşi ton ve oktavların tasmasını çözerek yerlerine his, arzu ve tutku dolu gizemli bir ahenk getirdi”  (The New York Times)

“Müziğin ruhunu yücelten nazik ve ilham veren tonaj. Tüm nüanslarıyla parça parça ritmleri ve farklı şiddetiyle müziği canlı tutmayı başarıyor. Konçertonun teknik zorlukları onu korkutmuyor. Ek olarak sanatsal ve müzikal bakışı performansın hatırlarda yer etmesini sağlıyor.” (Daily Telegraph, Londra)

Washington Post’un “Yaşamınızda bir veya iki defa karşılaşabilirsiniz. Ömrünüz boyunca dinlediğiniz müziği yeni baştan tanımlamanıza neden olabilecek bir virtüöz” dediği, genç yaşına rağmen 22 albümü bulunan ve 5 kıtada konserler veren, İsveç Krallığı ‘’Litteris et Artibus’’ madalyası taşıyan piyanist Peter Jablonski, 3 Mart akşamı saat 20.00’de Cemal Reşit Rey (CRR) Konser Salonu’nda sahne alacak. Konseri Hakan Şensoy yönetecek.

Armağan Durdağ’ın 3 Mart 1975 isimli eserinin ilk seslendirilişinin gerçekleşeceği konserde ayrıca Gershwin’den Fa Majör Piyano Konçertosu ve Çaykovski’den Op.74 Senfoni Si minör No.6 “Patetique”seslendirilecek.

 

30.00 – 25.00 -15.00 ve 10.00 TL olan konser biletleri CRR Konser Salonu Gişesi ve Biletix’te!

 

Peter Jablonski:

 

Çok küçük yaşlarda çaldığı Beethoven 1. piyano konçertosu ile ülkesi İsveç’in Harika Çocuğu ünvanını kazanan Jablonski, 18 yaşındayken yurtdışı konserlerine başladı. İsveç ve Danimarka Radyo Orkestraları eşliğinde verdiği konserlerin ünü yayılınca Vladimir Ashkenazy tarafından Gershwin Piyano Konçertosu’nu Decca için kaydetmek üzere davet edildi. Bu kayıttan sonra Jablonski, uluslararası platforma taşındı. Decca tarafından yayınlanan, Bir Paganini Teması Üzerine Rachmaninov Rhapsodisi ve Shostakovich 1. Piyano Konçertosu Edison Ödülü’nü aldı. Deutsche Grammophon için Anne Sofie von Otter ve Bengt Forsberg ile Chaminade çalışmalarını kaydetmek üzere stüdyoya girdiği albüm 2002 yılında Gramophone Ödülü’nü aldı. 2005 yılında İsveç Kralı, Jablonski’ye ‘Litteris et Artibus’ Madalyası verdi. 1998 yılında Varşova Sonbahar Festivali’nde Orpheus Ödülü’nü aldı. Jablonski, dinamik cazibesi ile izleyiciyi büyüleyerek beş kıtada konserler veriyor. Sanatçının bugüne kadar yayınlanmış 22 albümü bulunuyor.

ileErdoğan KARA

Çırağan Palace Kempinski Sanat Galerisi’nde İsmail Acar’ın “Aşk” Adlı Retrospektifi

Türk resminin usta isimlerinden, 20. sanat yılını kutlayan  İsmail Acar’ın ‘Aşk’ adını taşıyan retrospektifi, yine 20. yaşını doldurmuş Çırağan Sarayı’nın Sanat Galerisi’nde  sanatseverlerle buluşuyor.

60 eserin yer alacağı bu özel sergide İsmail Acar eserlerinden bir seçkinin yanı sıra Çırağan Sarayı’nın baş kahramanlarından olduğu yeni eserler de sanatseverlerin beğenisine sunuluyor. Yeni tablolar, Napolyon III’ün eşi Eugenie’nin, Süveşy Kanalı’nın açılış merasimine giderken 1869’da altı günlüğüne İstanbul’a uğraması, aşk dedikodularının da iç içe geçtiği Sultan Abdülaziz’le görüşmesi ve yapılış aşamasında olan Çırağan Sarayı’nın hamamını ziyaret etmesinden bahsediyor.

Sergi, Çırağan Sarayı’nın giriş katındaki Sanat Galerisi’nde 9 Şubat – 28 Mart 2012 tarihleri arasında günün her saati ücretsiz olarak görülebilir.

Bilgi için: 0212 327 00 12

 

 

Kempinski Hakkında

ileErdoğan KARA

İstanbul Hatırası Dizisi Kanal 7’de

23 Ocak’tan itibaren Kanal 7 ekranlarında bir hikaye sizlerle beraber: İstanbul Hatırası.

Demir Ailesinin taşradan İstanbul’a göç etmesiyle başlayan bir öyküdür.

Ekonomik güçlükler, arazilerin ve marangozhanenin aileyi artık geçindirmemesi ve taşradaki sıkışmışlık zorlamıştır aileyi göçe. Son olarak yaşadıkları oğulları Ahmet in Celal ağa nın nişanlı kızı Selma yı kaçırması, aileyi göçe zorlamıştır. Torunlardan Sultan ın İstanbul’da Tıp Fakültesinde okuyor olması da göç kararını kolaylaştırmıştır.

İstanbul Beykoz’da, lüks villaların, iş merkezlerinin olduğu bir yerde Yakup un  İstanbul daki arkadaşı Rafet in  yardımıyla buldukları iki katlı gecekondu türü bir binada kirayla oturan

Aile, önceleri birbirine kenetlidir. Ancak zaman içinde farklılaşacak, birbirlerine yabancılaşacak, ayrılıklar, kavgalar baş gösterecektir.

Yakup Dede, gençliğinde, , İstanbul’a çalışmaya gitmiştir. Orada çeşitli işler yapmış ve Türkan adında bir kadınla ilişki yaşamıştır. Bu ilişkiden bir oğlu olmuş, adına da Hasan  demiştir.

Ve  yıllarca saklı kalan bir sırrın açığa çıkmasıyla değişen hayatlar.

İstanbul’un taşı toprağı altın mı, yoksa ateş mi…  Bir ailenin İstanbul’da verdiği zorlu yaşam mücadelesi Kanal 7 ekranlarında izleyiciyle buluşacak.

Yönetmen: Tulip Karamanbey

Oyuncular: Murat Soydan(Yakup), Umut Özkan(Ahmet), Sevinç Kumaş(Selma), Bestemsu Özdemir(Sultan), Bora Atabey(Deniz), Özcan Varaylı(Salim), Nihan Özcan(Neslihan), Barış Yapıcı(Servet), Tuvana Çeviker(Meltem), Damla Debre(Eda), Meral Küçükerol(Türkan), Kaan Ertam(Hasan), Şahin Genç(Rafet), Rıza Leki(Mert), Elif Tığlı(Tülay), Oğuzhan Turan(Ali)

Yapım: Yeditepe Yapım.

 
 
ileErdoğan KARA

Yazmak İstiyorum Hem de Delicesine

Deli gibi yazmak geliyor içimden deli gibi hem de
Ama susuyorum nedense, susarak yazmak
İstediğim bu sanırım susmak ve yazmak
Susuyorum….

Artık yazmak da gelmiyor içimden
Sadece karalamak….

ileErdoğan KARA

Notos’un Aralık’10-Ocak’11, 31. sayısı çıktı

Latin Amerika Edebiyatı

Dünyanın kesik damarlarına yolculuk…

Jorge Luis Borges, Gabriel García Márquez, Carlos Fuentes, Julio Cortázar, Mario Vargas Llosa, Juan Rulfo, Eduardo Galeano, Isabel Allende, Laura Esquviel, Roberto Bolaño, Cervantes, Luis Buñuel

Edebiyatımızın önde gelen dergilerinden Notos, Aralık-Ocak, 31. sayısının kapak konusunu Latin Amerika Edebiyatı olarak belirledi. Notos, bir Latin Amerika Edebiyatı sayısı yapma düşüncesinin, edebiyatseverlerin hep yakından izlediği, sevdiği pek çok yazarın bir arada bulunması yüzünden oldukça güç olduğunu belirtiyor. Dolayısıyla hem olabildiğince bütünü nitelikli biçimde değerlendiren, hem de seçilmiş uçlarını öne çıkaran, bilinenlerin yanında bilinmeyenleri anlatan bir dosya tasarlamış Notos. Bu sayıda Eduardo Galeano ile sanki Notos için yapılmış bir söyleşiyi de ilk kez yayımlanıyor. Hem temel olanı yansıtmaya, hem de ilgi çekici yazılar ve söyleşileri bir araya getirmeye çalışan dosyada yazıları ve söyleşileri yer alan yazarlar: Adnan Özer, Semih Gümüş, Deniz Gündoğan, Eduardo Galeano, Roberto Bolaño, Raymond Leslie Williams, İnan Çetin, Gabriel García Márquez, Maria Vargas Llosa, Luis Buñuel, Engin Beksaç.

Notos’un bu sayısının söyleşisi şiirimizin 1980’den önceki son büyük kuşağına eklenen en genç ve 1970’lerin özellikle ikinci yarısından sonra en çok dikkat çeken şairlerinden Alova ile. Bu sayısının ikinci söyleşisi de 30. yılını kutlayan Can Yayınları ile. Can Öz, Semih Gümüş’ün sorularını yanıtladı: “Israrcı bir edebiyat yayıncısıyız ve kendimizi görmek istediğimiz yerdeyiz.”

Notos‘un sürekli yazarlarından Murathan Mungan da “Kâğıt Gemiler” ile yazılarını sürdürüyor. Şavkar Altınel “Ufak Tefekler”de Enis Batur’un son kitaplarından 60mm Dizüstü Meşkler ve İçcep Meşkleri’nin izinden gidiyor.

Günlerin Getirdiği bölümünde Nedim Gürsel komünist, dadacı ve gerçeküstücü şair Aragon’un hayatını ve kadınlarını, giderek gönül serüvenlerini, Venedik’te Nancy Cunard ile yaşadıklarını anlatıyor “Venedik’te Biten Aşklar” yazısında.

 

Notos Aralık-Ocak 2011, 31 • 10 TL • 19,5*27cm 144 sayfa 90 gr birinci hamur kâğıda basılı

 

NOTOS

NOTOS KİTAP YAYINEVİ

info@notoskitap.com Tel 212 243 49 07 – Faks 212 252 38 05 – notoskitap.blogspot.com

ileErdoğan KARA

Şimdi Günah

Şimdi günah ya isyan, küfretmeden kelimeleri sıralamak günah ya
Bana bir yol göster hocam, dilimi çözsün sözcükler
Aksın, hedefini bulsun ama içinde isyan olmasın
Herkes duysun ama kimse alınmasın, incinmesin, sızlanmasın
Fırtına olmasın ama deniz taşsın, rüzgar savursun herşeyi
Beynim çıldırsın ama düşüncelerim pare pare olmasın, süs süs
Bana bir yol göster hocam
Herşey olsun ama şimdi günah olmasın.

ileErdoğan KARA

Çırağan Palace Kempinski Sanat Galerisi’nde Ergin İnan – Emiel Hoorne – Enk De Kramer Sergisi

İstanbul, 24 Ekim 2011; Çırağan Palace Kempinski Sanat Galerisi’nden bir uluslararası sergi daha: Ergin İnan ve Belçikalı sanatçı dostları Emiel Hoorne ve Enk De Kramer’in eserleri 5 Kasım 2011’den itibaren ziyaretçilerini bekliyor. Açılış tarihi başlangıçta 1 Kasım 2011 olarak belirlenen sergi, Çırağan Sarayı’ndaki yoğunluk sebebiyle 5 Kasım’a ertelendi.

İnsan figürleri, böcekler, kelebekler, gözyaşı damlaları gibi nesneler ve yazıyla bütünleştirdiği kompozisyonları, felsefe oluşturacak bir temel üzerinde betimlenerek, ikonografik ve kültürel imgeler arasında kurulan görsel, simgesel ve mistik ilişkileri yansıtan Ergin İnan desen ve yağlıboya resimleri, Emiel Hoorne dijital işleri ve fotoğrafları, Enk De Kramer ise gravürleriyle bu sergide yer alıyor.

İstanbul’da şimdiye kadar 10’a yakın sergi açan, Türk sanatseverlerin yakından tanıdığı Emiel Hoorne’nin, 2010 yılında İstanbul’da sergilenmiş önemli projesi “Taksim, Oh Taksim” de bu sergiye katılan eserler arasında. Çalışmalarında evrensel gerçeklik illüzyonunu sorgulayıp kültürel göreceliğe hürmet eden bir dünya görüşünü sergileyen ve ülkesinde meşhur bir gravür sanatçısı olan Enk De Kramer’in ise bu Türkiye’deki ilk sergisi olacak.

Bu özel sergi Çırağan Sarayı’nın giriş katındaki Sanat Galerisinde 5 Kasım – 13 Aralık 2011 tarihleri arasında günün her saati ücretsiz olarak gezilebilir. Bilgi için: 0212 327 00 12

 

 

 

Kempinski Hakkında:

 

1897’de kurulan Kempinski Otelleri Avrupa’nın en köklü lüks otel grubudur. Kempinski’nin kusursuz, kişiye özel servis ve mükemmel konuk ağırlamaya dair zengin mirası, mülklerinin ayrıcalıklı ve özgün oluşlarıyla tamamlanmaktadır.

 

Bugün 29 ülkede 66 beş yıldızlı otelden oluşan bir portföye sahip Kempinski, portföyüne Avrupa, Orta Doğu, Afrika ve Asya’da yeni mülkler eklemeye devam etmektedir. Her mülk, Kempinski markasının gücünü ve başarısını, kişisel mirasını yitirmeden yansıtmaktadır.

 

Kempinski portföyü tarihi simgesel mülklerden, ödüllü şehir otellerinden, olağanüstü kıyı otellerinden ve prestijli rezidasnlardan oluşmaktadır. Her bir otel, misafirlerinin Kempinski markasından beklediği kaliteyi barındırırken lokasyonunun kültürel geleneklerini de kucaklamaktadır.

 

Global Hotel Alliance’ın (GHA) kurucu üyelerinden olan Kempinski, dünyanın en büyük bağımsız otel ittifakıdır.

 

Ek bilgi için irtibat:

Çiler İlhan, Halkla İlişkiler Müdürü ▪

Çırağan Palace Kempinski İstanbul ▪ Çırağan Caddesi 32 ▪ Beşiktaş ▪ 34349, İstanbul

Tel. +90 (212) 259 03 73 ▪ Faks +90 (212) 259 03 72 ▪ ciler.ilhan@kempinski.com

 

Rezervasyon ya da daha fazla bilgi için:

www.kempinski.com/press • www.globalhotelalliance.com

ileErdoğan KARA

Ardanuç

ileErdoğan KARA

Arhavi