Geçen hafta yayınlanan 2018 Küresel İnsani Yardım Raporu’na göre 2017 yılında Türkiye milli gelire oran bakımından ve miktar olarak dünyada en fazla insani yardım yapan ülke oldu. Bu gerçek raporda peşinen kabul ediliyor. Geçen yıllarda da Türkiye’nin yardımlarına şerh düşülmekle birlikte, bu durum ülke olarak Türkiye’nin sıralamasını etkilememişti. Bu yıl ise Türkiye gerçek sıralamaya dâhil edilmedi. Diğer taraftan yine aynı rapora göre, Türkiye 2017 yılında dünyada en fazla insani yardım alan ilk 10 ülke arasında yer almış. Kısacası Türkiye bir taraftan “en fazla insani yardım yapan ülke” olmaktan çıkarılmış, ama diğer taraftan “en fazla insani yardım alan ülkeler” arasında sayılmaya başlanmış. AB kaynaklı gelişmelere bakıldığında, önümüzdeki yıllarda Türkiye’nin dünyada en fazla insani yardım alan ülke olması bile ihtimal dâhilinde görülüyor.

Siyasi mülahazalar bir tarafa, bu durum büyük ölçüde artık zamanın şartlarına ve ihtiyaçlarına karşılık gelmeyen eskimiş raporlama içeriğinden kaynaklanıyor. Dünyada insani yardımlar temel olarak OECD Kalkınma Yardımları Komitesi DAC CRS ile Birleşmiş Milletler (BM) OCHA FTS sistemine raporlanıyor. DAC Raporlama Yönergesi’nde gelişmekte olan ülkelerde sığınmacılara yönelik yardımlar insani yardım olarak sayılıyor. Türkiye gelişmekte olan bir ülke olduğu için, Türkiye’deki Suriyelilere ve diğer sığınmacılara yönelik ikili ve çok taraflı donörler (bağışçılar) tarafından yapılan yardımlar, Türkiye’nin hanesine “insani yardım” olarak raporlanıyor. Ancak yine aynı ifadeye dayanarak, Türkiye’nin kendi topraklarında barındırdığı Suriyelilere yönelik yardımlarını “insani yardım” olarak raporlaması ise kabul edilmiyor. Temel itiraz noktası, insani yardımların (ülke içi sığınmacı yardımı değil de) sınır aşırı olması gerektiği savı üzerine kurulmaktadır. [1]

Sorun insani yardım tanımında

“Ben ve öteki” çağrışımı yapan bu tanımın bizatihi kendisinin kolonyalizmin bir ürünü olduğunu iddia etmek mümkün. Kısacası, dayanağı zayıf ve eskimiş raporlama yöntemlerine dayanarak, bir başka ülkeye ve halka yönelik yardımları, Türkiye’nin alıcı olarak üstlenmesi beklenmemeli. Çünkü bu yardımlar “X” gelişmekte olan ülkesinde “Y” ülkesinden gelen sığınmacıların barındığı küçük bir kampa yönelik değil. Söz konusu olan 3,5 milyondan fazla insan ve bu insan topluluğuna yönelik yardımlar. Dünyada nüfusu 3,5 milyon civarında ve altında olan onlarca ülke bulunuyor. Dolayısıyla Türkiye’deki Suriyeliler oldukça özgün bir duruma karşılık geliyor. Zaten bahse konu raporda ve diğer benzer çalışmalarda, sığınmacılarla bağlantılı olarak, Türkiye’nin dünya haritasında “insani kriz” rengiyle renklendirilmiş olması, ülkemizdeki Suriyelilere yönelik yardımların “dışardan” ya da “içerden” diye ayırt edilmeden, “insani yardım” olarak sayılması gerektiğini gösteriyor.

Kısacası, bu şekilde, “Ben senin topraklarındaki Suriyelilere yardımlarımı insani yardım olarak kabul ederim; ama aynı topraklarda aynı insanlara yönelik senin yaptığın yardımları etmem” gibi bir keyfiyet de ortaya çıkıyor. Yine aslında “Ben sana gelişmekte olan ülke muamelesi yaparım; ama sen kendine gelişmekte olan ülke muamelesi yapamazsın” da denmiş oluyor. Yani Türkiye Suriyelilere yönelik yardımlarını “insani yardım” olarak raporlamak istediğinde, “Bu yardımlar insani yardım değil, sığınmacılara yönelik yardımdır” deniliyor. Bu şekilde Türkiye, “gelişmekte olan ülke” değil, “donör” olarak kabul ediliyor. Buna mukabil, diğer donörlerin Türkiye’de barınan Suriyelilere yönelik yardımları ise “insani yardım” olarak raporlanabiliyor. Bu sefer de Türkiye “donör” değil “gelişmekte olan ülke” kategorisinde değerlendirilmiş oluyor.

Bugün Türkiye’nin dünyada en fazla insani yardım alan ülkeler arasında yer almaya başlaması, “insani yardım” tanımının Türkiye bakımından doğurduğu bir başka ilginç, aslında oldukça tuhaf durumdur. Tanıma istinaden, ikili ve çok taraflı donörlerin Türkiye’deki sığınmacılara ve hatta Suriye içine yönelik yardımları, Türkiye’nin hanesine yazılan yardımlar olarak raporlanıyor. Bir başka ifadeyle bu yardımlar Suriyelilere değil de sanki Türkiye’ye yapılmış yardımlar olarak sayılıyor. Neticede büyük ölçüde bu raporlamanın bir sonucu olarak, 2017 yılında Türkiye’ye yönelik insani yardım miktarı bir önceki yıla göre yüzde 197 artış ile 604 milyon ABD dolarından 911 milyon ABD dolarına çıkmış. Bunun sonucu olarak Türkiye en fazla insani yardım alan ilk 10 ülke arasında 6. sırada yer almış.

Bu noktada Türkiye’ye yardım olarak raporlanan Suriyelilere yardım kalemlerini incelemekte fayda var. DAC Raporlama Sistemi’nde insani yardımlar brüt harcamalar (gross disbursements) ve taahhütler (commitments) bazında iki farklı şekilde raporlanıyor. Sistemde insani yardımlara ilişkin son güncel veri kaydı 2016 yılına ait. Türkiye’ye yönelik yardımlar kapsamında, brüt harcamalar altında toplam 98 ve taahhütler başlığı altında ise toplam 88 proje girişi yapılmış. Taahhütler kapsamında, örneğin tek başına Finlandiya tarafından Türkiye’deki sığınmacılar için AB Mali Yardım Programı’na 284 milyon avro aktarılacağı belirtilmiş.

2016 yılında Türkiye’ye yönelik insani yardım yapan iki taraflı donörler arasında Almanya, ABD, Avusturya, Belçika, Çek Cumhuriyeti, Danimarka, Finlandiya, Fransa, İngiltere, İrlanda, İspanya, İsveç, İsviçre, İtalya, Japonya, Lüksemburg, Norveç, Polonya, Slovenya ve Yunanistan yer alıyor. 2016 yılında 44 proje sivil toplum kuruluşları işbirliğiyle, 32 proje çok taraflı kuruluşlar üzerinden, 19 proje kamu sektörü işbirliğiyle ve 2 proje de özel sektör işbirliğiyle gerçekleştirilmiş; 1 proje ise belirtilmeyen bir kanalla hayata geçirilmiş. Bu yardımların önemli bir kısmı Avrupa Birliği (AB) ve BM kuruluşları başta olmak üzere, uluslararası kuruluşların Türkiye’deki sığınmacılar için oluşturdukları mali yardım programları, fon ve havuz sistemlerine yapılan katkılardan oluşuyor.

Gerçekleştirilen projeler ve fon destekleri

2016 yılında gerçekleştirilen diğer müstakil projeler ile fon destekleri arasında ise şunlar yer alıyor: Türkiye’de gönüllü Suriyeli öğretmenlerin desteklenmesi, Suriyeli sığınmacılara mesleki eğitim yoluyla iş edindirilmesi, muhtelif eğitim programları, nakdi yardım (Almanya), OCHA ERF Fonu’na katkı (Belçika), göç ve insani konularda AFAD’ın desteklenmesi (Çek Cumhuriyeti), OCHA insani yardım fonunun desteklenmesi (Danimarka), İzmir’deki Suriyeli gençlere eğitim merkezi kurulması, İstanbul’da 20 bin çocuk ve 5 bin kadın ile İzmir’de 4 bin çocuk ve 15 bin kadın sığınmacı için acil tıbbi ve sosyal destek sağlanması (Fransa), UNICEF RRRS Planı’na destek (Hollanda), Suriye ve çevre ülkelerde ulaşılması zor alanlara insani yardım götürülmesi, Suriye’de ve bölgede çatışmalardan etkilenen insanlara acil insani yardım sağlanması (İngiltere), sığınmacıların ihtiyaçlarının sürdürülebilir bir şekilde karşılanması için yerel sivil toplum kapasitesinin güçlendirilmesi, kamp dışı Suriyelilere yönelik koruma ve yardım programı (İsviçre), Mardin’de kamp dışı Suriyeli sığınmacılara kış döneminde ihtiyaç duyacakları teçhizat yardımının yapılması (İspanya), “El-Bayti” isimli bir proje kapsamında Türkiye’deki Suriyeli kadın mültecilere yönelik sosyal merkezler açılması (İtalya), kırılgan Suriyeli nüfusa gıda yardımı yapılması, kuzey Suriye’de barınak ve temel geçim malzemeleri temini, Toplum Merkezleri’nde barınanlara çeviri ve taşımacılık desteği sağlanması (Japonya), UNHCR RRRS Planı’na destek, Türkiye’deki Suriyeli sığınmacılara sağlık hizmeti sağlanması ve kamplara yönelik yardım yapılması (Norveç). [2]

Türkiye farklı yardım modaliteleri üzerinden de insani yardım alıcısı ülke olarak tebarüz ediyor. Mesela, dünyada büyük ölçüde mülteci kriziyle bağlantılı bir şekilde acil insani ihtiyaçların artmasına paralel olarak, özel donörler (bireyler, topluluklar, vakıflar, dernekler, şirketler) tarafından yapılan yardım miktarı da artıyor. Bu kapsamda Türkiye’ye mesela 2016 yılında, bölgesindeki diğer ülkelerle birlikte toplam 71 milyon ABD doları tutarında bir kaynak girişi olmuş. Bu miktar, mülteci krizi için oluşturulan uluslararası insani fonun yaklaşık olarak yüzde 13’üne tekabül ediyor.

Diğer taraftan, raporda Türkiye’nin alıcı ülke profili de şu şekilde ortaya konuluyor: 2017 yılında 134 ülkede insani yardıma ihtiyaç duyan 201 milyon insanın beşte birinin Yemen, Suriye ve Türkiye’de bulunduğu belirtiliyor. Buna göre Etiyopya, Irak, Nijerya, Sudan, Güney Sudan, Afganistan, Somali, Çad ve Mali ihtiyaç bakımından Türkiye’den sonra geliyor. Türkiye’de insani yardıma ihtiyaç duyan kişi sayısı ise 12,8 milyon olarak veriliyor. Bunun kaynağı olarak sığınmacılar ve çatışma gösterilirken Türkiye’nin 3,5 milyon sığınmacıyla dünyada en fazla sığınmacıya ev sahipliği yapan ülke olduğu belirtiliyor. Fakat Türkiye’de insani yardıma ihtiyaç duyan toplam kişi sayısından Suriyeli sığınmacıları çıkardığımızda geriye kalan 9,3 milyon kişinin kim olduğu ise açıklanmıyor. Bu durum rapora yönelik bir başka ciddi itiraz olarak ortaya çıkıyor. Raporda açıklanmaya muhtaç bir diğer konu ise Türkiye’ye yapılan yardımların (yüzde 6 olan genel ortalamaya karşı yüzde 62 ile) en fazla bankacılık sektörüne yönelik olduğunun belirtilmesi. Ancak bunun ne olduğuna ilişkin açıklama mevcut değil.

Raporlama yöntemi Türkiye açısından ciddi sonuçlar doğuruyor

Türkiye’nin insani yardım alıcısı ülke olması bu yazının temel konusu değil. Zira bu durum, ikili donörler, çok taraflı donörler, AB Fonları, özel donörler ve STK’lar tarafından yapılan yardımların -ki bu yardımlardan kastın büyük ölçüde Suriyelilere yönelik yardımlar olduğunu belirtilmişti– detaylı olarak incelenmesini gerektiriyor. Ancak 2017 yılında Türkiye’nin en fazla insani yardım alan ilk 10 ülke arasında yer alıyor olması düşündürücü. Türkiye’ye yapılan yardımlar ne için yapılmıştır? Türkiye bir afet mi yaşamıştır? Bu haklı soruların cevabı Türkiye’nin kendisiyle ilgili bir duruma/ihtiyaca karşılık gelmiyor. Hatta İngiltere ve Japonya örneğinde görüleceği üzere, Suriye içine yönelik yardımların bile Türkiye’ye yardım olarak kaydedilmiş. Bu durum, raporlama konusuna dikkat çekmeyi gerektiriyor ki bu yazının temel amacı da bunu yapmak.

Elbette böyle bir raporlamanın Türkiye açısından bazı ciddi sonuçlar doğurduğunu söylemek mümkün. Mesela Türkiye’nin yanında en fazla insani yardım alan ülkeler sırasıyla Suriye, Yemen, Irak, Filistin ve Güney Sudan. Bu ülkeler iç çatışma, vekâlet savaşı, terörizm, kırılganlık, çökmüş ve bölünmüş devlet yapıları, fakirlik, yerinden edilmiş insanlar, mülteciler ve göç gibi konularla birlikte anılıyor. Dolayısıyla tersinden bir okumayla, bugün en fazla yardım almanın, aynı zamanda böyle bir ülke olmak anlamına da geldiğini söylemek mümkün. Bunun da Türkiye’nin imajından derecelendirilmesine kadar dolaylı etkilerinin olması muhtemel.

Yukarıda, 2016 yılında Türkiye’deki Suriyelilere yönelik yapılan, ancak Türkiye’ye yardım olarak raporlanan proje bilgilerine yer verilmişti. Bu kapsamda, proje bazında Türkiye’ye yönelik iki taraflı insani yardımların sadece yüzde 19’ununun kamu sektörü üzerinden gerçekleştirildiği görülüyor. İnsani yardımlar, doğası gereği -tarafsızlık ve bağımsızlık ilkelerinden dolayı- sivil yönü ağır basan yardımlardır. Bu bakımdan, sivil toplum örgütleri üzerinden gerçekleştirilmeleri doğaldır. Diğer taraftan Türkiye, Batılı ülkelerin seçici yaklaşımlarının tersine, “açık kapı” politikası uygulayarak, topraklarında barındırdığı 3,5 milyon Suriyeliye eşit mesafede olduğunu en başından göstermiştir. Kısacası Türkiye tarafsızdır. Bu bakımdan, diğer ülke ve kuruluşlar tarafından Türkiye’deki Suriyelilere yapılan yardımlarda kamu sektörüyle işbirliği ve koordinasyona daha fazla ağırlık verilmesi, yardımların etkinliği açısından yerinde olacaktır. Diğer taraftan, yardımların büyük ölçüde kamu kanalı dışındaki yollarla yapılması, bu yardımların (belki Türk hükümetinin bilgisi dahi olmadan) doğrudan Suriyelilere yapıldığını gösteren bir başka ilginç bilgiyi oluşturmaktadır.

Özetle, büyük ölçüde raporlamanın bir sonucu olarak Türkiye örneğinde, bir ülke aynı anda “en fazla yardım yapan ülke” ve “en fazla yardım alan ülke” bağlamında “en” sıralamasına muhtemelen ilk defa girmiştir. Ancak son kertede, Türkiye raporlama gereklilikleri gerekçe gösterilerek şerh ve açıklama yoluyla “en fazla yardım yapan ülke” olarak sayılmamıştır. Geçen yıllarda da Türkiye’nin yardımlarına şerh düşülmekle birlikte, bu durum ülke olarak Türkiye’nin gerçek sıralamasını etkilememekteydi. Genel olarak insani yardım raporlamasından kaynaklanan sorunların yanı sıra, Küresel İnsani Yardım Raporu’nda kullanılan karmaşık ve standart olmayan metodoloji sonucunda, geçen yıllardan farklı olarak Türkiye’nin gerçek sıralamaya dahil edilmemesi objektif bir tutum değildir.

Sonuç olarak, bu durumu Türkiye’nin tolere etmesi beklenmemeli. Çünkü Türkiye bir taraftan hizmet kalemlerinin çokluğundan dolayı neredeyse maliyetlendirilmesi mümkün olmayan düzeyde yardım yapıyor. Ama bu yardımlar insani yardım olarak kabul edilmiyor. Bu noktada, Türkiye’nin insani yardım konusunda yükselen profili yok sayılıyor. Diğer taraftan ise birçok gelişmiş ülkenin Türkiye’de barınan Suriyelilere yönelik yardımları Türkiye’ye yardım olarak raporlanıyor. Bu da Türkiye’nin “alıcı ülke” profilinin yükselmesi anlamına geliyor. Bu durum çok ironiktir. Çünkü bu şekilde Türkiye, devasa insani yardımları yok sayılan ve bunun sonucunda neredeyse hiç insani yardım yapmayan, ama çok yardım alan bir ülke konumuna sokuluyor. Dolayısıyla, bu yazının konusu olan raporlama yöntemleriyle bağlantılı olarak işe en baştan, tanımlardan başlamak gerektiği ortaya çıkıyor.

[1] https://www.aa.com.tr/tr/analiz-haber/batinin-carpik-yardim-tanimi-turkiyeyi-gormezden-geliyor/1181214

[2] https://stats.oecd.org/Index.aspx?DataSetCode=CRS1

____________________________________________________________________________________

Nurçin YILDIZ DUMAN

[Nurçin Yıldız Duman kalkınma yardımları ve insani yardımlar esas olmak üzere, uluslararası ilişkiler alanında akademik çalışmalarına devam etmektedir]

Tags: , , , ,

Bir cevap yazın

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.

Please enter Google Username or ID to start!
Example: clip360net or 116819034451508671546
Title
Caption
File name
Size
Alignment
Link to
  Open new windows
  Rel nofollow